Dünya gençliği feysbuk semalarında kaynaşadursun bendeniz cefakar gezegenimizi kurtaracak iki dahiyane fikri buldum, ve I CAN SAVE THE WORLD, JUST GIVE ME A CHANCE PROJECTS adı altında toparladım. Henüz geliştirilmediler ama saklı dehamın parıltılarını taslak hallerinde dahi görebilirsiniz :




İlk projem, gayet basit ve net. Bugüne kadar neden kimse düşünemedi bilmiyorum ama onca yıldır kimyada görürüz, bisürü gaz birbiriyle tepkimeye girer. Lisede organik kimyadan hocaya hepatit olduumu söyleyerek geçmiş olabilirim, yahut üni.de de org. kimya ve analitik kimya derslerini 2.alışlarımda vermiş de olabilirim ama eminim küresel ısınmanın en önemli sebebi CO gazıyla tepkimeye giren, ve bu tepkime sonucu onu ayrıştıran ya da daha az tehlikeli başka bi forma sokan bileşikler vardır. İşte biz onları, öncelikle deliğin olduğu yerlere youn olarak göndericez ve poff die patlatıp CO ları güzel atmosferimizden silip süpürücez. Dahiyane di mi :DDD

2. projemi ise barajların yetersizliğinden yakınan bi yetkilinin acı dolu feryatları üzerine tasarladım. Proje zaten az olan yağmur suyundan yağdığı zaman en yüksek verimle faydalanabilmemiz esasına dayanıyor. Şehrin belli yerlerinde / tercihen varoş ve dış kesimlerinde / çok daha uygun fiyatlarla ikamet edilebilecek gönüllülerden oluşan özel bölgeler oluşturulucak, bunlar epey tepelerinde fiber teknolojisiyle güçlendirilmiş saydam camsı yapıda bir su toplama kabıyla yaşayacaklar. Yağmur yağdıkça bu kaplar vasıtasıyla toplanan su, kanallar aracılığıyla barajlara taşınacak. Bu proje bana da biraz garip geldi ama bunu da üstün zekamın bi çeşit dışavurumu olarak kabul edebilirsiniz.

2 proje de tartışmaya açıktır, ki bir takım kendini bilmezler yeri gelmiş savlarımı hunharca çürütmeye çalışmışlardır. Yok efendim atmosfer dediin şey ne kdr büyükmüş benim haberim varmıymış ona füze mi yetermiymiş, yok yağmurun yağması için ağaç neim gerekirmişmiş, heryerin üstünü kapatınca nereye yağmur yağcakmışmış…. Size aselsandaki mühendis ölümlerini hatırlatırım. Bu parlak fikirlerle beni fazla yaşatmazlar, dediydi dersiniz !!!

Sanırım yapamayacağım bu sınavı ben. Harbi cevap falan veremiyorum. Şu an için hayatımdaki nadir komik şeyleri iggy pop gazeli ve tenacious d olarak özetleyebilirim. Ama hayır. Bu iki kurnaz, zorlu soruya cevap veremiyor, dahası topu Kaan Ilgaz beye atıyorum. Özürlerimi kabul ediniz hodjam. Saygılar.

tarihteki bütün güzel kızlar ve bütün güzel erkekler benim olsun! (not: güzel genel bir sıfattır, sırf tipi güzel olanlar yerinde kalabilir, yanıma da gelebilir aslında, neyse)

böylesi libido dolu bir başlangıçtan sonra özele inmek gerekirse, ilk aklıma gelen siyam'ın muhteşem kralı yul brynner olurdu elbette ki. nedeni var mı yav, neden gerekir mi ki?



sonrasında richard iii geldi aklıma mesela... muhtemel sebebi için (bkz: arıza tiplere aşık olma eğilimi) haha, ben adam ederdim onu, beraberce ingiltere'ye hüküm sürer, şekspir'in acımasız kalemine yem olmazdık (kambur falan da değilmiş kendisi zaten)

bir anda aklıma jean d'arc geldi. orléans'lı bakire pek hoş bi tamlama değil bence, sadece orléans'lı olsun, savaşa falan da gitmesin, otursun bana kazak örsün, süt sağsın.

mata hari'ye de muamelesi iyiymiş diyorlar, insan merak ediyor tabi.

ahh... nico --> velvet underground desem hatırlar mısınız... kesinlikle istediğim kadınlardan biridir kendisi anais nin ilen beraber

erkeklere geri dönecek olursak, poe'nun lenore'u olmak, ölümsüzleşmek isterdim, kuzgunlarla dalaşmak, semenderlerle oynamak isterdim evet.

şimdilik bu kadar geldi aklıma, hayalgücüm renksiz tıpkı bugünkü gökyüzü gibi ama bütün her şeyin özünde tek bir kişi vardır sevgilim olmasını istediğim, her haline kurban olup yıllardır izini sürdüğüm. işin tek bir kötü yanı var, kendisi biraz cansız. hayır, ölüden ziyade, herhangi bir zamanda canlı olamamış olmak gibi bir sorunu var. ama kendisi benim aşklarımın idealize edilmiş hali olup sanırım ömrümün (ya da gençliğimin) sonuna kadar kendisini arayacağımdır. ah minel aşk!





terry grandchester. büyük aşkım. senin de götüne koyayım candy isimli kişiliksiz küçük sarı çiyan!

Dans festivali konferansında zehirlenmeler:





"Ayağımda kültür mantarı çıktı evet."



Penguen'de teşhir edilen, "bizde homoseksüel olmaz" buyurmuş ahmedinecad üstü kuşbokları:





"Otobüste yürürken aklıma geldi.. Evet otobüste norm dışı bişiy yaptığımda geliyolar aklıma evet..."



Aha bant aylardan sonra şöle dolu dolu bi sayı yapmış, demeler (her ne kadar bırendının yazısı çıkmasa da..:) ):





"Kuru üstü fasülye ya da daha açık söylemek gerekirse pilav üstü pastırmalı kuru.."


"Dinar Bandosu konserlerinin birinde, üfürükçü Asaf hocanın sarhoşluğun etkisiyle düşmesi ve beraberinde sürüklediği theremin'in bozulması üzerine durum kurtarma operasyonu (ki aslında o düşüş de stage dive sanılmıştır izleyicilerce): -gençler çakrtırmayın gazele giriyorum -ne gazeli abi? -iggy pop gazeli. -erör-"


Rüzgar ortası sıcak çay sölemeler, muzoyla tiyatro geyiği yapmalar, muzoyu daha çok sevmeler, dumandan boğulunca kaçışmalar.....



Aksanat hibrit neretif ve aksanatın o çok kanka güvenlik görevlisi (kalbimizde yaşıyor, o gül yüzünü ulaştıramıyoruz malesef):





Korsan modacılar, çakma marka çantalar;
dikiş makinası arzulamalar:








Galatasaraydan yokuş aşşaa şarap içmeler, isteyene verim mi demeler, ramazan olduğunu hatırlamalar, yokuş boyu çok ağır ot kokuları, antrepoda şarap içmeler, millete ikram etmeler.....



Eski kartpostallar:





Bizi insanlıktan çıkaran tükannarda foto çekip azarlanmalar, kar kalan fotolarla nanik çekmeler:





Her tükandan galeriden topladığımız broşürler:





"Sanat bir köpektir."


Merdivenlerde bira içmeler, çiş tutmalar....

Dandadadan (önce kadınlar sonra kaltaklar):





Yerden resim toplamalar (Biri kartonlara çiziktirmiş, sonra da atmış sokağa...):










Çorba içip sızmalar......




"Stensiline mukayyet ol evladım."




buyrun bir de burdan takalım:

Konu: Zihin tiyatrosu;

Salome'yi hayal edin. Marilyn Monroe'yu hayal edin.
Tarihte herhangi bir döneme gidip sizin için aklınıza gelebilecek herşeyi yapacak kadınlarla/erkeklerle birlikte olduğunuzu hayal edin. İnanılmaz, meşhur kadınlar erkekler.

Kısaca; biliçaltı genelevinizi verin.

Biraz da gıcıklık katmak için seçtiğiniz şahsı neden seçtiğinizi eklemeyi unutmayın.
oh.

Ona aşkımı kanıtlamak için sırayla şunları yapmak zorunda kaldım:
- sokakta köpek pisliği yemek;
- üç gün boyunca kıçımda bir dildoyla kakamı yapmadan dolaşmak;
- Claude Lelouch'un son filmini sonuna kadar seyretmek;
- klitorisimi uyuşturmadan deldirmek;
- bir gece onunla beraber çıkıp tüm arkadaşlarıma sarkmasını kılım kıpırdamadan seyretmek;
- üzerimde sadece iç çamaşırlarıyla bütün bir gün kırmızı ışıkta bağlı kalmalk;
- Regine adlı gece klübünde tasmayla dolaşmak.
Bana gelince, beni sevdiğinden emin olmak için onu şunları yapmaya zorladım:
- hela taşını yalamak;
- idrarını içmek;
- Judith Godreche'nin kitabını sonuna kadar okumak;
- bir iş yemeğinde donunu indirmek;
- cafenin ortasında, hiç ses çıkarmadan benden iki tokat yemek;
- süpürge odasında 10 saat kapalı kalmak;
- kız arkadaşlarımı akşam yemeğine davet ettiğim gece kadın kıyafeti giymek ve yemek servisini yapmak.


Arkasına dönüyor. Ağlıyor.
Merhaba.
Sorun nedir?
Korkuyorum.
Gel buraya.
Bir adım atıyor. Yatağı işaret ediyorum.
Otur.
Yatağına oturuyor; savunmasız küçük bir çocuğa benziyor.
Yanına oturuyorum.
Neden korkuyorsun?
Çünkü düzelmediğimi biliyorum.
Neden böyle düşünüyorsun?
Çünkü böyle hissediyorum.
O zaman neden daha iyi olana kadar kalmıyorsun?
Çünkü bir işe yaramayacağını biliyorum.
Nereden biliyorsun?
Çünkü asla iyileşmeyeceğim. Normal biri olamayacağım,
acılarım geçmeyecek. Asla.
Böyle düşünemezsin.
Sen de böyle düşünüyordun.
Artık öyle düşünmemeye çalışıyorum.
Nasıl?
Nasıl olduğunu bilmiyorum. Sadece çabalıyorum.
Bana, sonra da yatağa bakıyor, ağlamaya başlıyor...

Uzanıyor, ona sarılıyorum; bırakıyorum ağlasın, ağlasın,
beni itiyor, kendisini yalnız bırakmamı istiyor, odadan çıkarken
ona bakıyorum; kafasını yastığa gömmüş, hıçkırdığını,
inlediğini, şunları söylediğini duyuyorum:
Hayır.
Hayır.
Hayır.

ahy yazmak istediğim, hatta yazmam gereken (evet bu görev verildi bana) o kadar çok şey var ve ben aslında o kadar isteksizim ki... bi sürü bişiler oluyor, gidiyorum, dönüyorum, ağlıyorum, gülüyorum falanlar filanlar... ama en önemlisi bekliyorum sanırım...

enteresan bilgi vereyim, avrupa içerisinde (istanbul geliş gidişleri ve dolaşmalar hariç, sırf ulaşım) 2360 km kadar yol yapmışım çeşitli araçlar ilen... oha dedim kendime.

bu saatte gemi filan işlemez, trenlerde öğrenci ve işçiler kendilerine uzak şimdiye uzak eve uzak uykulu, henüz ayrılamadıkları bir rüyadan gündelik yaşamın ilk saatlerine en serin en dingin en gerçek saatlerine yolcu,
saat altı onbeş gözler kapalı yeniden, henüz yeterince ışık yok, dark city filminden çıkma bir
-now sleep emrine uymuş koca şehirde sonsuz bir an
saat altı onaltı : geçti, çay ve poğaça düşüncesi belki, belki ilk kahve ilk sigara, geceden kalma bir konu hafifçe dokunmaya başlar alnına
saat altı onyedi: işe gitme bilinci, sorumluluk kimini diriltir kimini kaçırır, biri umutlu diğeri beş on kola ayrılır ama henüz tanımlamak için bile bir hayli erken
saat altı onsekiz: kimse yok, uyku ondokuz: hangi duraktayız...

günaydın



Bugünü kişisel tarihimin karanlık tozlu sayfalarına lanetleyerek not düşüyorum. İştahımı kaybetmiş olabileceğimden şüpheleniyorum. Olay saatinden beri sadece su ve bi de turuncu renk bi çorba içtim, adı ne bilmiyorum. Çok mutsuzum… Yeniden kazandibi yiyebilcek miyim bilmiyorum, onda da kaaverengi kılımsı şeyler görürdüm, belki de bunca zaman böcük bacaaa yedim farkında diildim… Eve gelirken gördüm çok canım çekti badem şekeri aldım, 2-3 tane yedim, 4. nün tadı bööle ekşimsiydi…. Kesin kurtluydu diye gittim püskürttüm herşeyi.. Çok yiğreniyorum.. Dış dünyanın çirkinliklerinden evimin steril, güvenli hudutlarına sığınıyorum…

Müzik beni böyle yapıyo. Şarkı sözü bilmem ne derken çıldırıyorum, paylaşmak istiyorum sonra bunları, sallanmazsam agresifleşip yıkıyorum masayı Bi Mustafa edalarında.
MP3 dvdlerimi çıkardım akşam kutudan, e yine birkaç aydır dinlemediğim şeyler çıktı - o da bi şey. Şu an yine Hedwig and the Angry Inch'in tribute soundtrack'ini dinleyip Origin of love nasıl bi şarkı, Hedwig ne kadar bütün ve mükemmel bi müzikal ve yarı alakalı olarak Rufus Wainwright nası feminen olur diye düşünüyorum.

Ama izlemeyen varsa, bi dakika daha kaybetmesin. İzleyen de dinlemediyse Sugar Daddy'nin Frank Black versiyonunu dinlesin: "So you think only a woman can truly love a man? Then you buy me the dress, I'll be more woman than a man like you can stand." hobarey hey hey.

Önemli olan şu ki sanat herkese yöneliktir ve sofistike bir şey değildir sevgili kumrular. O yüzden izlemeyen varsa, "ay bilmem ki nasıl olur, duyulursa ne derler" diye düşünmeden izlesin isterim.

PS: Çek Cumhuriyeti'nden gelen bir arkadaşımdan bugün Çeklerin genel olarak süper agresif, ters ve şiddete meyilli olduğunu öğrendim. Yaşlı teyzeler metrolarda yumruklaşıyor, otobüs koltuğunda etrafındaki bavullar yüzünden sıkışıp kaldığı için hamile kadına yer veremeyen Çek kadın akıl almaz küfürler yiyor ve sonunda dayanamayıp hamile olana tokadı basıyormuş. O derece. Böyle milletler de varmış demek sayın tekir, ırkçı söylemlerde bulunmak gibi olmasın.

Evvveeeeeeeeeet,
Merhaba, Naber? Uykum yok, buraya söküleyim, döküleyim dedim. İyi ettim. Şimdi konu da yok Allah beni ne etsin. Tamam, dürüstlük oynuyalım 0 zaman. Yaklaşık otuz gündür hiç komik değilim. Oysa ki nitelikli bir komik olmak istiyorum. Nedenine gelirsek çok geç olmakla beraber mizahın insanı hafiflettiğini anladım. Ama ışık gibi hafif değil, o saydam, hem ağırlığı yok. Ama kuş tüyü hafif. Kuş tüyü iyi bir benzetme sayılabilir. Hem gıdıklar, hem hafif. Daha hafif şeyler de bulabiliriz ama daha hafifi de kimseye dokunmaz, bir ağırlık dengesinden bahsediyorum zannederim. Ne çok hafif kadar hafif, ne de ciddiyet arzedecek kadar kendini hissettiren cinsten bir şey. Yalnızca yakın hafif geçici bir temas, kıkırdama hali yaratan türden. Neşeli bir komedi. Gergin komedileri sevemiyorum. Daha çok kasılıyorum. Eğer gülersem sinirsel bir boşalma oluyor o gülüş. Tamamen mekanik bir zincirlerin boşalması durumu, ı-ıh onu mizahtan sayamam. Genellikle sosyal hayat analizi yapan ciddi konulara parmak basmak isteyen komedyenler gergin komedi yapıyorlar. Halbuki gel bu sosyal yaramızı unuttur, neşelendir, şıkır şıkır oynat da demiyorum bak, bir gülsün yüzüm. Bir komedinin gerektirdiği nitelikler nelerdir gelin doğaçlayalım: uygunsuz durumlar, yersiz sözler, abartılı kişilikler ilk aklıma gelen en bilindik nitelikleri.

Şimdiiii gelelim sınav sorularına:
1-Düzenli olarak uygunsuz durumlar, yersiz sözler ve abartılı kişilikler arasında yaşayan biri için komedi nedir?
2- Bana komik bişey anlat desem ne anlatırdın?

Süresiz. Aforizmalar kabulümdür.

haassiktir tematik olarak ne kadar ataerkil ama tonatik olarak pek bi güzel. ağzın dolu dolu oluyo. haassiktir. çok erkeksisin ama bebeğim. bir de hapşuruğa benziyosun. hapşu. hasstir. yok benzemiyomuş. aristokratlar arasında eskiden tabi, yok artık şimdi, hapşurmak çok asilmiş ondan bişi kokluyolarmış partileirnde filan. yok artık da çok kro bi kelime. geçenlerde ben altınoluktayken, pepiniota hediye almak zorunda kaldığımdan takı tezgahlarını dolaşıyodum. minnacık, normal bi tırnağın beyaz kısmı kadar bi küpe gördüm çifti on milyond edi adam. ben de yok artık dedim! ulan yok artık denir mi sana hassiktir ordan derler sonra. çok tikiyim. bazen kendimi "selin" gibi hisseidyorum. böyle atasözlerini, deyimleri filan unutuyorum. "tahsin amcaaağ nağber?" diye konuşmaya devam edesim geliyo. biz avrupa yakası nın o eski hallerini severdik. biz dediğim ben ve içimdeki kalabalık. bu espiriyi de defne joy foster'dan duymuştum. bizim bey defne yi çok seviyo. sevmiyo aslında da ben kıskanayım diye öyle bi sürü kızı seviyomuş gibi görünüyo. şimdi şu an mantıklı olduğum için böyle diyebiliyorum ama ben bi gün ölürsem kıskançlıktan ölücem. ölmem mii beni taşlara vurun, tabuta... gerisini unuttum. ay bi de yukarlarda falan dedim ben falam filam diyomuşum özge dedi. ne şekerim di mi : ) falam filaaam.
mucuk öptüm yanaklardan.

Özellikle ıslakken dokunmaktan tüm gayretimle kaçındığım, silinen pislik silsilesini üzerine yarı kalıcı olarak giymekten çekinmeyen sarı bez neden sarıdır? Sarı olmasının bir getirisi var mıdır?

Sarı özünde ilginç bir renktir değil mi sayın okur? Hem parlak oluşuyla canlılık hem de beyaza yakınlığıyla ölüm ve hüzün taşır. Evet sevgili obur, anladığın üzere yazacak bir şeyim olmadığından lafı evirip çevirip felsefik demler vurmaya yöneliyorum. Adeta bir sarı bez balerinası gibi dans ediyorum sözcüklerle. Bari sözlerimi feminist bir köy türküsüyle tamamlayayım:

Balerinam bırak elindeki o sarı bezi
Bu çılgın dünyada mutlu edemezsin herkesi
Kalpsiz değilim, her yerimde kaosun izi
Kim seni kendiyle bir tutarsa sevdiğin odur

Ana yadigarı biliyorum o sarı bez
Bu yüzden bıraklmalısın onu tez
Yukarıdaki fazla l harfi sana bağlılığımı göstermez
Bu sefer de kaldım sınavdan, sıfır, otur!

sari bez butun derin yaratimlarin ötesinde sadece dirligin duzenin saglayicisi olarak evrensel entropik kaosun karsinda duran denge unsurudur, yin ve yang, dharma ve greg gibi bisi kisaca...


......
bu arada almanyadaki orkidlerin kanatlari cok daha genis, gelirken ornek getiricem (merak etme eylulcum, kullanilmamis olacak)

amsterdamda kocaman scientology(dogru mu yazdim?) kilisesi varmis, gordum kendisini, resmini de koyardim da usendim.

gunes gozlugumu pariste pere lachaise mezarliginda lahitlerin uzerinde poz verirken kaybettim...


var mi be benden iyisi?

Dudak 'Hayır,' diyor. 'Senden nefret de etmiyorum ama sana ihtiyacım var.'
Ama benden hoşlanmıyor da değilsin yani?
Dudak 'Yaşadığım hayatın ne kadar sıkıcı olduğunu biliyor musun sen? Her şeyi bilmenin, olacakların milyonlarca öteden geldiğini görmenin ne kadar sıkıcı olduğunu biliyor musun? Dayanılmaz bir şey bu. Ve sadece benim için değil' diyor.
Dudak 'Hepimiz sıkıldık,' diyor.
Duvarda 'Sandy Moore'u siktim' yazıyor.
Etrafına başka başka on kişi 'Ben de' yazmış.
Bir diğeri 'Burada Sandy Moore'u sikmeyen biri var mı?' yazmış.
Hemen onun yanına başka biri 'Ben' yazmış.
Onun yanında da 'İbne' yazıyor.
'Hepimiz aynı televizyon programlarını izliyoruz,' diyor dudak. 'Radyoda aynı şeyleri duyuyoruz, birbirimize aynı şeyleri söylüyoruz. Hayatın hiç sürprizi kalmadı. Hep aynı şeyler olup duruyor. Tekrarlar.'
Deliğin içindeki kırmızı dudaklar 'Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafızadan takılmış. Çocukluğumuzla ilgili hiçbir şey hatırlamazken, komedi dizilerindeki ailelerin başına gelenlerin hepsini gayet iyi biliyoruz. Hepimizin belli başlı hedefleri aynı,' diyor.
Dudaklar 'Gelecek parlak değil,' diyor.
'Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız. Mükemmel bir uyum içinde olacağız. Senkronize. Birleşmiş. Eşit. Kati. Karıncalar gibi. Böcekler gibi. Koyunlar gibi.'
Her şey bir diğerinin türevi
Bir göndermeye yapılan bir göndermeye yapılan bir gönderme.


 

Bugün Konuşanlar | Kollektif Beyin Boşaltma Saçmalama Saçmalatma Çarpma Çarpılma Çarpılama Alanı | 2007-2009 | Tüm Hakları Çamaşır Dolabının Çorap Çekmecesinde Saklıdır